Sabahtan Akşama

Gölge Konuşuyor:

Kuzey edebiyatına zaafım vardır. Engelsizdir, yormaz. Sadedir velhasılı. Sade ama derin. Satırlardan ziyade satır araları önemlidir sanki. Çok uzak dünyalara göndermezler okuru. Öykü tadındadır romanları. Bundan dolayı da kalbe hitap ederler yaygara koparmadan. Yüksek duygulanımlar yaşamıyor gibi görünürler karakterler. …

Jon Fosse ile yeni tanıştım ama artık Norveç edebiyatında deneyimli sayılırım. Deniz Canefe’nin de Norveççe’den güzel çeviriler yaptığını biliyorum. Norveç edebiyatı uzmanı gibi konuşmak istemiyorum ama o kuzey romanının tipik özelliklerini sergilediğini söylemekte beis görmüyorum…

Yıllar içinde okuma işinde bu kadar deneyim kazanınca yolum yayınevleri ve onların mutfağındakilerle kesişmeye başladı. Bir selam çakıyorum onlarda zevkime uygun kitapları önüme koyuyor. Monokl’de de benim zevkime hangi kitapların uyduğunu bilen arkadaşlar var, sağolsunlar…

Bu kısa roman iki bölüm aslında. Kahramanın sadece iki durumunu işliyor: Doğumunu ve ölümünü. Doğumu da ölümü de güzel kahramanımızın. Arada olanlar atlanmış. Doğar doğmaz onun ölmeden önceki yaşlı haline ışınlanıyoruz. Doğal olarak ilk bölümdeki kişiler artık hayatta değiller. Kahramanımızın en çok sözünü ettiği hayat arkadaşı Erna’da yok.

Romanın en dokunaklı anları işte kahramanımızın artık bir şeyleri unutmaya başladığı anlardır. Unuttuğu şeylerden biri de Erna’nın ölü olduğu. Sonradan hatırlıyor onun öldüğünü, söylüyorlar da. Ama zaman zaman bazı şeyler siliniyor bellekte geçici olarak. Kısa geriye dönüşler yapıyoruz kahramanımız ve eşinin gençliğine. O anların bazılarında sanki halen gençmiş gibi hissediyor kahramanımız ve o anları tekrar tekrar yaşıyor. Hiç unutmadığı şey ise yengeç yakalama kabiliyeti. Kadim dostu gençliğinden beri tanış olduğunu bildiğimiz Peter ile bu ritüelleri hayatlarının sonuna kadar devam ediyor. Bakalım Peter bu geleneği sürdürecek mi?