Havaalanında Satılmayan Kitaplar

Gölge Konuşuyor:

Başar Başarır’ın 2000 ile 1992 arasındaki üç öykü kitabını kronolojik olarak (ama tersinden) tek kitap haline getirmiş yayınevi. Aslında kitaplar arasında tematik benzerlik yok, belki 96 öyküleri ile 92 öyküleri arasında benzerlik kurulabilir, o kadar. Havaalanında satılmaması dışında benzerlik yok bence. Üç kitabı bir arada düşündüğümüzde benzerlikten ziyade tarz değişikliği aklımıza geliyor.

Eski Şehrin Ayazı (96) ile Kent Kitabı (92) adlı kitaplardaki öyküler, geç dönem dil deformasyonu yıllarından kalma öyküler. Pek severim bu tür öyküleri. Bu ihtiyacımı karşıladığı için de Başarır’a ne kadar teşekkür etsem az olur. Bu iki kitaptaki öykülerde, sanki önce kelime ya da söz vardı, sonra ona uygun içerik yaratıldı deniyordu. Sözlerden kelimelerden hoş biçimler yaratılmış, oldukça estetik görünüyorlardı.

İlk kitap Nedir Hayat? (2000) sanki ne kurmacası bunların hepsi gerçek tarzı vardı. Feyyaz Kayacan ve Bilge Karasu sahneden çekilmiş sanki yerlerine Vüs’at O. Bener’i bırakmış gibiydiler. Gerçekten Nedir Hayat’ta çok özel öyküler vardı.

Herkes Kızsın adlı öyküde Dickens’ın Noel Hikayesi’indeki karakterle eşleştirebileceğim edebiyat dünyasının en aksi karakterlerinden birine rastladım. Doçent Doktor Şerif Korgüder, öğrencilerinin küçümseyici tabiriyle doç şerif ile  aranıza mesafe koyuyorsunuz öykü boyunca.

Göstergeler, söz sanatları da gırla kullanılmış öykülerde. Sabahat Açıkelim İhtisas Kitaplığı adlı öykü buna örnekti. Kahraman isimleri Dede, Anna ve Bebe idi. Akrabalık bağı yok aralarında ama birlikte yaşıyor bu üç kuşak. Kader ile keder, heyecan ile hezeyan, zabıt ile zabit aynı cümle içinde kullanılmış ama hiç sırıtmıyor ve zorlama değil.

Tüm öyküler oyuncul ama 2000 öykülerinde içerik ön plana çıkıyor. Üç Şehrin Hikayesi adlı öykü çizilen karakter bakımından etkileyici ve ikna edici, hatta inandırıcı. Kibar bir beyden galiba artık sevmeyen başka bir yerdeki eski sevgiliye aşk mektupları. Kırkların sonundan elliye kadar devam ediyor mektuplar ama cevap gelmiyor. Her şeye rağmen bu kibarlıkta kusur etmeyen beyin tavrı inandırıcı gelmiyor. Sadece mektupların muhatabına değil, biz okurlara da….

Hani bu oyuncul üsluba aforizmavari sözler de eşlik etmiyor değil.  “Sadece mutluluk sözlerine izin veren bir dille konuşuyoruz.” deniyor Dilekçe adlı öyküde.  Ama sanki bu dil var ediyor her şeyi. Bir şey dile geliyorsa oluyor. Tekrarlamakta fayda var: Başlangıçta söz varmış…

İsfendiyar Dark adlı öyküde de göstegebilimin sularına yelken açıyoruz. İçerik olarak da etkileyici bir öykü. Bu sefer de çetenin sesi olmuş anlatıcı. İsfendiyar da çete üyesi ama ses çetenin. İçen ve oyun sahneleyen çete. Lanet ve sonra bahar…

96 öyküleri ortaya karışık öyküler biraz da. mehmetlerin (büyükmehmet, sonmehmet… ) işlendiği Yakın Talih adlı öykü yakın tarihe göz kırpan bir öykü. Burada hatibin yüzünde küçümseyici ve müstehzi bbir ifade sezdim.

Bazı öyküler de öyküden ziyade birer fragman biçimindeydiler. Evet böyle gözünüzün önünden art arda hızlı bir şekilde geçen fotoğraf kareleri etkileyici olabiliyor. İlk Gerçek Çoğul Şahıs adlı öykü aslında bir roman için mükemmel bir başlık olabilirmiş…