Ölüm ve Adam

Gölge Konuşuyor;

Erhan Sunar’ın üç romanını da okumuş biri olarak onun hakkında hep iyi şeyler söylediğimi hatırlatırım. Bu son okuduğum roman ile ilgili olarak da yine iyi şeyler söyleyeceğim, ama birkaç noktada da eleştirmek istiyorum.

Evet bu Ölüm ve Bakire çağrışımlı roman Sunar’ın ikinci romanı. İlk romanı Veda Oyunu ile özgün bir iş yaparak roman sanatına katkı sunmuştur. Son romanı Geceden Önce de ise roman sanatının inceliklerini öğrendiğini ve daha yukarıya taşıdığını söyleyebiliriz.

Ölüm ve Adam da ne yapmış Erhan Sunar, peki? Aslında Oya Baydar ve Tahsin Yücel gibi romancıların bazı romanlarında görülen sol mücadele içinde bulunduğu sekter ve saplantılı ruh hali masaya yatırılmış ama sanki daha içeriden bir eleştiri yapmak istemiş Sunar. Evet belli ki, sol grupların ya da örgütlerin bazı noktalarda kendine çeki düzen vermesi gerektiğini kendine dert etmiş. Sol’un ipini pazara çıkarmak amaç değil asla… Amacı ne olursa olsun bir şey demezdim Sunar’a. Evet benim de bir siyasi inancım var ama roman sanatının illaki bu amacıma hizmet edecek diye beklentim yok. Üstelik kurmaca bir eser bana hikayenin başka türlü de gelişebileceğini gösterebilir. Böyle bir durumu daha çok tercih ederim.

Roman, Diyarbakır ili sınırları içinde faaliyet gösteren, bildiğimiz örgüt ve grupların dışında marksist-leninist (anarşist olduğuna dair yorumlar da var) bir örgütün sekiz üyesinin, ülkenin en ünlü yazarını devrim adına ortadan kaldırmak için nedenler ve niçinlerini, eylem planını ve yazarın yakalanıp sorgulamasını konu  alıyor. Aslında zor bir konu ve böyle bir konuyu işlerken çelişkilerinizi masaya yatırmanız beraberinde bazı sıkıntılar doğurabilir, mücadeleniz okurun gözünde meşruiyetini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir ve eleştirel olduğunuz için de mücadelenin içindeki insanların tepkisiyle karşılaşabilirsiniz. Çamur atttığınızı iddia edebilirler. Orhan Pamuk, Selim İleri, Tahsin Yücel, Oya Baydar ve Mehmet Eroğlu gibi ülkenin önemli romancıları bu tür mücadelelere çamur atmak, dudak bükmek ya da kayıtsız kalmak ile suçlanmıştır nitekim. Ve nitekim politik bir roman yazıyorsanız okurun kurmacanın biçimine, bütünlüğüne ve iç tutarlılığına bakmanın ötesine geçip toplumsal ve siyasi izdüşümlerini tartışmaya başlıyacağını hesaplamanız gerekir.

Bu anlamda sekiz karaktere baktığımızde isimleri olmazsa birbirinden ayırdetmekte zorlanacaktık. Devrimci insanların tornadan çıkmış gibi tek tip olacağı düşüncesinde değilim. Bunun yanında hakkını vermek lazım yazarın takibi sırasında ve onun romanlarının ışığında alınacak karar öncesindeki kanıtlar ve çelişkilerin olduğu romanın ilk kısmı her şeye karşı oldukça başarılı.

Bunun yanında romancı arkadaşların, özellikle henüz işin başındakilerinin bazı teknik detaylar da bazı riskleri almamaları gerekir. Özellikle diyalog kurmak zor bir iştir, çoğu romancı da bu nedenle tercih etmez. Çünkü diyaloglar ikna edici olmadı mı kurmacanın bütünlüğüne, tutarlılığına gölge düşer. Özellikle romanı uzatıkça uzatılan sorgu bölümünde diyaloglar ikna edicilikten uzak olduğunu düşünüyorum. İçinde bulunduğu durumun sevimsizliğine rağmen romancının (Y ya da rehinenin) metanetini koruması, buna karşılık sekizlinin aşalığayıcı bir dili ve tavrı sözleşmişçesine kullanmaları romanı sıkıcı hale getirmiş. Bence romancı diyalog yazacaksa senaristlerden ve tiyatro yazarlarından yardım alabilir. Tabi Orhan Kemal gibi diyalog ustası romancıları tenzih ediyorum… Ayrıca da sokratik bir tavır da sergilenebilir diyaloglarda…