Kapitalist Gerçekçilik : Başka Alternatif Yok mu?

Gölge Konuşuyor:

Birey-sistem ve psikoloji-sosyoloji diyalektiği üzerine önemli tespitlerde bulunan bir inceleme. Mark Fisher, Slavoj Zizek ile Frederick Jameson’un düşünceleri üzerinden, biraz da sinema filmlerinden destek alarak kendine bir yol çizmiş. Yolun sonunda “alternatif” üretim ve yaşamın nasıl olması gerektiği ile ilgili tezleri var. Fisher’in söz konusu ettiği filmlerin bir kısmını izledim, ama onun gözüyle bir kez daha görmeye çalıştım. Zikredilen izlemediğim filmlerden de kendime bir tavsiye listesi oluşturdum.

Hep sosyalist gerçekçilik diye bir şey zikredilir siyasetbilim mecralarında, sanki kapitalist gerçekçilik diye bir şey yokmuş gibi. Tabi kapitalizm kendini sosyal ve ekonomik olarak daha sık yeniden ürettiği için sabit, standart bir kapitalist gerçekçilikten bahsetmenin zor olduğu düşünülür. Bu doğrudur ama bireyin sisteme angajesi ve bu sistemin meşru kılınması farklı tekniklerle de olsa hep devam eden bir süreç. Fisher ise geldiğimiz noktada, özellikle 2008 finans krizi ve etkilerini esas alarak fikir üretiyor.

Geldiğimiz yer itibarı ile sınıf atlama sevdası duyan birey yerine daha ziyade geleceği tüketmiş, sinik ve umutsuz bireyler vardır. Bu tür bireyler geçmişe daha çok özlem çekerler, çünkü gelecekle ilgili hayalleri yoktur artık. Dolayısıyla bu durumda nostalji pazarlanabilen bir nesneye dönüşür.

Alfonso Cuaron’un 2006 yapımı Son Umut adlı filmini referans alarak kültürün bir metaya çevrilmesini ve bu nedenle estetize edilmesini ancak kapitalist sistemin “eşdeğerlilik” yasasıyla açıklanabileceğini, bundan dolayı da bunu sistemin bir özgünlüğü olarak ele alınmayacağını söylüyor Fisher. Sonuç olarak da, “Kapitalizm, inançlar, ritüel veya simgesel incelik düzeyinde. çöktüğü zaman geriye kalan şeydir ve kalan tek şey, harabeler ve kutsal emanetler arasında yürümeye çalışan tüketici-seyircilerdir.”

Badiou’dan esinlenerek kapitalizmin kendini geçmiş ideolojileri ile savunmasını , (en azından diktatörler gibi kanlı, Stalin kadar mücrim, Milosevic gibi ırkçı değiliz), bunların görece kötülüğünü kendisi için kalkan olarak kullanmasını ironize ediyor. Bu ruh halini de sıkkın bir depresifin ruh hali gibi olduğunu söylüyor.

Post-modernzm sayesinde de kapitalizmin yamalarını kültürle kapattığını söylerken, burada referans postmodernizmi “geç dönem kapitalizmin kültürel mantığıdır” şeklinde tanımlayan Jameson oluyor. Müzikte de otantik kültürelliği hiphop gibi müzikler sayesinde piyasalaştırır posmodern kapitalizm.

Zizek’in mücadelenin yönünün kapitalizmi içten ifşa etmek gerektiği savunusunu tekrarlar. Zizek’in bahsini yaptığı sisteme antikapitalist tohumları eklemenin çoğu zaman yeterli olmadığını, bu durumda gerçekçilik yerine kapitalizmin gotik tasvirinin ( soyut bir asalak, doymak bilmez bir vampir, zombi imalatçısı) daha etkili olacağı düşüncesinde.

Yeşil meseleler ve çevre felaketi ile kapitalist gerçekliği su yüzeyine çıkarma çabası işe yarasa da, Zizek esas olanın bu gerçekliğin altındaki bireyde cereyan eden asıl sembolik gerçeklik şeklindeki Lacancı psikanalizin kodlarını çözmek lazım. Siyaset yapma, hiçbir şeye bağlanma, ideolojinin ölümü gibi söylemlerin neden bireyi hareketsiz bıraktığı ile ilgili fikirler üretmeyi başlıyor Fisher bundan sonra. Fordist üretim nedeniyle bireyin vasıfsızlaşması, çarkın bir dişlisi gibi gösterilmesi onun üretkenliğine darbe vurmuş, onu iktidarsız yapmıştır. Post-fordizm ile birlikte işin yeniden örgütlenmesi, adem-i merkezileşmesi bireyleri iyici atomize etmiş, örgütlenme becerilerini yok denecek hale getirmiştir.   Neoliberalizmle birlikte maddi zenginlik başarının anahtarı gibi gösterilmiş. Haz yitimine uğramış bireye ise rahatsızlığının kendisiyle ilgili, beyin kimyasıyla ilgili olduğu fikri benimsetilmiştir. Haz yitimine uğramış güvensiz bu bireyin  durumu, Fisher’in precarity dediği bu şey, Richard Sennett’ın karakter aşınması dediği bu olgu yüzünden birey hep uçurumun kenarında yaşamakta.

Sistemin kusurlarını genelde sistemi suistimal eden bireylerin işi olduğunu ve bireyin belli bir esriklikle çalışmasını bekleyen kapitalist gerçekçiliğe karşı yapılabilecek en önemli savunulardan biri hem, hatanın gayrı şahsi olduğunu hem de bireyin bu hata yüzünden benlik yitimine uğramasının da gayrı şahsi olduğunu göstermek gerekir. Bu noktada Judith Butler’ın Frames of War adlı çalışmasından alırken Parallax Esrarı ve Truman Show adlı filmlerdeki açık kapıyı göstermek gerekir söz konusu bireye. Örneğin bireye sigaranın zararlı bir şey olduğunu anlatmaktan çok sigarasız bir hayatın uzun ve keyifli bir yaşam olduğunu,  yani sorunu tamamen ortadan kaldırma yerine bu soruna rağmen iyi hissetmek ve iyi görünmek gibi kapitalist ikiyüzlüğü ifşa etmek gerekir. Bunun için bir süperdadıya ihtiyaç vardır. Aslında burada Fisher, Spinoza’nın bireyin özgürleşme reçetesi olarak kabul ettiği hüzünleri bir yana bırakıp eylemlerimizin gerçek nedeni üzerinde düşünmemiz gerektiği üzerinde duruyor. Bunu da bir süperdadı, bir marksist süperdadı sayesinde başarabiliriz….

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s