Ayna Çarpması

Gölge Konuşuyor:

Genelde öykü kitapları ile ilgili bütünlüklü yorum yapmaktan kaçınırım. Bunun bir nedeni de böyle bir şey beni zorladığı için tembellik yapmamdır. Ama galiba Murat Özyaşar’ın kitabı için bundan vaz geçip öyküler toplamı ile ilgili konuşacağım. Hani tembellikten vazgeçtim, çok iyi bir okuma yaptım da bunu yapıyorum demiyorum ama sanki öykülerle oluşturulan bütün karşımda duruyor gibiydi. Mesela sanki tek bir anlatıcı vardı. Kafesteki kuş bile söz konusu kişinin alegorisiydi sanki.

Öykülerin neredeyse tamamında olan ortak imgeler vardı. Mesela bunlardan birisi “ayna” imgesiydi. Ve sanki anlatıcımız tüm bu şeyleri bir kağıda aktararak değil, aynadaki suretiyle konuşarak yansıtıyordu. Kitabın adındaki ayna bir berber aynası ile ilgili bir inançtan kaynaklanıyor. Çok fazla aynaya bakan kişiyi ayna çarpabilirmiş ona göre. Kitap zaten Cesare Pavese’nin “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.” cümlesiyle açılışı yapıyor.  Yarışma adlı öyküde  kafesteki kuş paramparça yüzünü görmek için ayna özlemi duyuyor. Kuyuya ayna tutma da tekrarlanan bir imge. Sanırım bu da geçmişi, çocukluğu ortaya dökmek için kullanılan bir metafor. Yalnızlık ve kendisiyle başbaşa kalma ayna imgesiyle en sık karşılaşılan anlardır. Ayna benlik burada ortaya çıkıyor velhasıl.

Sus Dersleri adlı öyküde yazar ya da anlatıcı itiraf ediyor zaten, aynanın ve kuyunun kaçışı temsil ettiğini. Öykü yazmanın serüvenini anlatırken anlatıcı hangi imgeyi ne amaçla kullandığının ipuçlarını da veriyor. Mesela ikinci roldeki “kuyu” imgesi de benzer bir anlam ifade ediyor. Ayna şimdiyi yansıtmada kullanılırken kuyu geçmişe, çocukluğa yolculuktur. “Tüm yolculuklar çocukluğadır.” Kuyu aynı zamanda sığınağa, anneye ve anne rahmine gönderiyor bizi.

Bu iki imgenin dışında daha az yer verilen ama aynı derecede önemli olan bazı imgeler daha var: Pencere, kalem, rüya, top, kış bunlardan bir kaçı sadece. Top ise hiç ölmeyen bir şeyi çocukluğun temsilidir. Hiç bir yetişkin topla ilişkisini kesmemiştir. Pencere görmeyi temsil ederken, kalem ölümsüzlüğü temsil eder. Rüyanın tam olarak neyi ifade ettiğini anlamış olmasam bile rüya olan kısımlarda bir aydınlanma bir silkiniş olduğu gözden kaçmıyor.

Teknik olarak ilk öyküler birbirine çok benziyor.Daha az metafora başvurulan bu öykülerde çehovvari bir son bizi beklemektedir. Daha kolay okunan ve daha gerçekçi olan bu öyküler aynı zamanda arınma öyküleri gibiydi. Anneye karşı borçlu hissetmek, babaya kızgınlık bu öykülerde daha belirgindir. Özellikle anne figürü anlatıcının peşini bırakmıyordur. Bunun en önemli nedeni annesinden çocukluğunda duyduğu utançmış. Ne bileyim annesinin okuldaki öğretmen çocuğuna benzememesi, kara olması, Türkçe bilmemesi gibi vs. utancın nedeniymiş. Düşünüyorum da belki bu pişmanlıktır öyküleri var eden.

Yukarıda tekrar eden imgelerden bahsederken kışı pas geçtiğimiz kimse düşünmesin. Kış ruh halini yansıtan bir imge. Hep var ama, baharın bir tür gelememesi büyük sıkıntıdır. Bir kış biter ama yenisi başlar. Her an cehennem. Cehennemden kurtulmanın tek yolu öykü anlatmaktır. Karşılıksız Fotoğraflar adlı öyküdeki cennet ve araf hikayeleri bir kaçıştır sadece. Cehennemden kurtulmanın bir diğer yolu da kendisinden kurtulmak ya da kandini bulmaktır. Onu da dener. Kafka’nın kahramanı gibi inatla kapının önünde bekler çıkışı ararken… Yanlış anlaşılmasın ama kış sadece kişinin kendisiyle ilgili değildir. Karanlığın gölgesini de üstünde hissedecektir bu kişi. Selim Işık gibi itirafçı olmak da çare değil.