Tek Kişilik Kahvaltı

Gölge Konuşuyor:

Öykücülüğümüzü öve öve bitiremiyoruz. Hele hele genç öykücülerimizi yere göğe sığdıramıyoruz. Okur cenahında hakkı verilmezse de edebiyat çevrelerinde olumlu, haklı ve samimi tek kişilik 001eleştiriler yapıldığını düşünüyorum konu ile ilgili olarak. Ne var ki, benim için merak konusu olan Türk öykücülüğünün ülke sınırları dışına taşıp taşmadığıdır. Bizi ne kadar biliyorlar sorusunun cevabı yok bende. Bu konuda bir araştırma var mı? Bilmiyorum yine. Burdaki yorumdan sonra belki yardımcı olan olur.

Kitapla tanışma macerama gelirsek. İki saat öldürmem gereken zaman vardı. Benim gibi bir adamın aklına ilk gelen tabi ki en yakındaki kütüphaneye uğramaktı. Çok zengin bir kütüphane değildi uğradığım. Bissürü ne idüğü belirsiz kitap vardı. Bildiğim kitaplar da vardı içlerinde, bilmediğim daha fazlaydı. Bilmeyip de ilgimi çeken ise Notos amblemini gördükten sonra bu ince kitap oldu. Dilek Emir. Hiç duymamıştım daha önce. Öykü. Hımmm. Hemen sayfalarını karıştırdım. Yirmi üçüncü sayfada kısacık, tam dokuz satırlık bir öykü ile karşılaştım. Hemen Okudum. İlginç. Şöyle:kronik2 001

Askıda, bedava öykü. Dokuz satırlık öykünün, bir sonraki dokuz sayfalık öyküden hiç geri kalır yanı yoktu. Dokuz satır mı, dokuz sayfa mı?

Çocukça öyküler var ilk başlarda, sonra yavaş yavaş büyüyoruz, sonra da yaşlanıyoruz. Doğum ve ölüm yok yalnız, zaman var sadece. Büyüme-yaşlanma ikiliği var bir de. Büyümüş olmanın sıkıntısını görüyor insan ilk öykülerde. Kırıntılar‘daki Süleyman’ın misketleriyle kurduğu ilişkiye benzer bir ilişki kuramıyorsak vay halimize. Hangimiz yeni bir şeyle karşılaşmanın şaşkınlığını çocuklar kadar duyabiliyoruz. Körelmiş merak duygumuz. Başımdaki Düğüm‘de çocukluk ve yetişkinlik iki karşıt şeymiş gibi verilmiş. Söz konusu öykü çocukluğun en iyi dönem olduğunu teyit ediyor.

Bundan sonra yaşımız büyüyor biraz. Sorunlar başlıyor. Kronik’i vermiştim. Kısa öykü anlatılmaz aslında. Daha uzun bir öykü olan Akıldışı Kötülükler kitabın da en uzun öyküsü. Dediğim gibi dokuz sayfa. Ama bu öyküde çocukluktan baki kalan şeyler işlenmiş. Hayal dünyası tabi ki. Ama işte yaş kemale erdikten sonra çocuk gibi davrandınız mı, delirmiş damgası yiyorsunuz. Gerçekten bu öykünün kahramanı bir hayal kurma uzmanına dönüşüyor.

Bazen öyle bir muhabbete şahit oluyoruz ki, O Terliklerden Bana da Al öyküsünde olduğu gibi. Bissürü ıvır zıvır. Dişe dokunur bişey yok. Sadece kızıyla konuşurken annenin gözü kızına gözlükleri yere bakıyordu zaman zaman. İki sayfalık öyküde tek bir cümle öyküyü anlatıyordu. “Bir gün boşanacağım anne.” Pirinç taşları ve terliklerden bahsedilirken arada söylenen bir laftı bu.

Düşünce biçimimiz gereçekten yazıya yansıyor mu? İnsan tek bir şeyi düşünüp, o düşündüğü şeyi sonuca kavuşturunca mı, başka bir düşünceye geçiyor. Hiç de değil. Oysa ki insan çok boyutlu bir varlıktır. Kötü Pazarlık öyküsündeki gibi insan hem akşam konuşulanları düşünüp, hem yazıcıdan neden kağıt çıkmadığını hem de ne pişireceğini düşünebilir. Paragraflara şüphe ile bakmamıza neden olan bir öykü.

Biri Beni Bekliyor. Dilek şart kipli bir yaşam. Biri ona dokunmazsa, saçlarını okşamazsa yazamıyor. Öyle… “Her güzel şey sevilmek için.”

Sevdikleriyle güzel vakit geçirmek galiba en güzel, tavlada hepyek gelse dahi bu böyle. Tek başına iken geçmişten bir anı çıkarıp oyalamanın da kötü yanı yok.

Yanlış Ortanca katharsis etkisi yaratan bir öykü. Şoför koltuğunda anne, arka koltukta çocuğu. Tefekküre dalıyor, biz de onunla birlikte. Ortanca metaforu. Bakılması halinde serpildikçe serpilen bir bitki… Özgürlüğümüzün sınırları, kendimizi uçurumdan aşağıya atabiliriz istersek, kendimizde o gücü bulursak. Baş edemediğimiz daha basit meseleleri düşününce…

Düşük Vites’te cenaze evin keşmekeşi o kadar canlı anlatılıyordu ki, sanki okumuyor yaşıyorsunuz. Hele “ben” ile “o” nun diyalogları… Bir şeyler var, bir şeyler olmuş hissi başka türlü nasıl verilebilirdi yaygara koparmadan, her şeyi açıklamadan…

Bu küçük kitapla ilgili sayfalarca not var aslında. Ama ayrılık vakti artık. Çocukluk-olgunluk-yaşlılık dedik ya, işte bunu anlatan kitabın en kısa (ama en büyük)  ikinci öyküsü ile veda ediyorum…

aynı 001