Tayyare

Gölge Konuşuyor:

“İlginç” kelimesi muhtemelen günümüzde en çok sarf edilen kelimeler içinde ilk sıralarda yer alır. Günümüzün insanı ilginç olanı seviyor, ilginç olana ilgi duyuyor. İlginci ilginç olmayandan ayıran ise “farklılık” ve “özgünlük”tür. İlginç, farklı ve özgün olmayandan sıkılırız genelde. Birine, bir şeye  benzemek bir eksiklik duygusu yaratır hep. Son tahlilde bahsettiklerimizin tamamı sanat için de geçerlidir.tayyare

İlginçlik katmak daha çok sofistike olmak suretiyle mümkündür diye düşünürüz çoğunlukla. Ama bir edebiyat eserinde bu farklı olabiliyor. Dil ve üsluptaki sadelik bazen eseri daha ilginç yapabiliyor. İşte Serdar Çekinmez’in Tayyare’si böyle bir roman. Romanın karakterleri bildik, konuşmalar da öyle, olay örgüsü de son derece yalın ve anlaşılır. Ama bu durum romanın bütünü, bütünlüğü söz konusu olduğunda romanı sıkıcı ve sıradan yapmıyor. Tam tersine Tayyare ilginç bir roman.

Romanı güzel yapan şeylerden biri de “saçma” kuramından fazlasıyla faydalanması. Olay Amerika’da geçiyor. Ama karakterler Türk, Anadolulu. Davranışları, tepkileri, kullandıkları dil, argo bize yabancı değil. Saçma olan ise romandaki Amerikalıların da benzer ifadeler kullanması. Roman bissüre sonra polisiye bir hal alıyor. Ama sanki Turist Ömer’in yeni bir versiyonunu izler gibi oluyorsunuz. Olaylar polis karakoluna yansıyor. Şikago Polis Karakolu. Hiç böyle bir ifade Holivut filmlerinde görmemiştim. Ne var ki, romanın sonlarında kaçaklar Filedelfiya’da federaller ve polis arasındaki, bir de iki farklı eyalet arasındaki yetki kargaşası nedeniyle paçayı sıyırır.

Baş karakterin adı da “ilginç”. Peyami. Peyami Safa mıdır acaba? Espri yaptım kendi kendime: Adı Peyami ise Amerikalıları yener. Kendi kendime güldüm: Hihihi… Bir tür mucit Peyami. Alet edevat yapmasını ve çalıştırmasını seviyor. Bu özelliğinden dolayı onu tanıyan araba galerisi sahibi Nevzat tarafından davet üzerine Amerika’ya gider.

Peyami’nin yine Anadolulu kankaları var: Dmitri, Kostas ve diğerleri. Hepsi iyi çocuklar. Anadoluluka vurgu var sanırım. (ya da ben öyle sanıyorum.)Kader onları Şikago’da birleştirir. Onlara sonradan Fransız-Türk kırması Marie Belle katılır. PeyamiSafalık bir durumda, romanın kadınları  ve Peyami’nin bu konudaki tercihi. Sarışın afet Cindy’den görür görmez nefret etmesi de bu bakımdan ilginç. Tebessüm ettim burada tanrım, ne kadar simgesel! Romanda bir de gerçek karakter var: Ted Turner. Bu Ted Turner o Ted Turner ise eğer. CNN’in Ted Turner’ı ise.

Romanın geçtiği zaman da İLGİNÇ. Büyük Bunalım’dan başlayarak, İkinci Dünya Savaşı’nın geçtiği zamanları içine alan on beş yirmi yıl. Ted Turner her bölümün başında bize dünyada olup biteni anlatıyor radyodan. Romanın sonunda yine ilginç bir şekilde Ted Turner romanın bir parçası oluyor Kostas’a olan yardımı nedeniyle. Özetle demem o ki bu ilginç romanı okuyun. Yine anlatamdım. Anlatmak istediklerimin anca yüzde onunu anlatabilmişimdir. Neyse romandan bir parçayı buraya atarak en azından romanın atmosferi (iklim mi desem) hakkında bir fikir vereyim dedim en azından. Kendimi affettireyim. En azından…

Romandan:

Müzikhollerin renkli ışıkları mutlu azınlığın imzasını gökkubbeye işlerken, buna nispet yaparcasına hooverkentin çatlak soba borularından sızan yoksulluk ve kederin gri rengi, Şikago karanlıklarını karış karış işgal ediyordu.  Kentin katmerli gece mavisi göklerine bakanlar, gündüzden fazlasını görebilirlerdi. Bu devasa şehrin karabulutları, içlerinde puro dumanı da barındırır, kömür dumanı da… Sahte kahkahalar da, gerçek gözyaşları da… keza müzikhollerde “Cancan” dansı yapan kızların etekleri, o güzel bacaklarını saklamaktan ziyade göstermeye yarıyorlarsa o gülen yüzleri de ruhlarındaki kederi gizlemeyip aksine açığa vuruyordu. Elbette bunu yeni yetme zenginler ya da eğlence dünyasına adımını henüz atmış iş bilmezler değil, bu alemin eski kurtları görebilir ve anlayabilirlerdi.

Paris’in şirin mahallesi Montparnasse sokaklarından türeyip Moulin Rouge’un işveli kızlarıyla üne kavuşmuş “Le Cancan”, Fransız sokakları savaşa düştüğünden beri, Amerika’ya taşınmıştı. Kırmızı transparan etekleriyle, erkekler aleminin başını döndüren kızlar, Cancan dansını kısa sürede Şikago müzikhollerinde de zirveye taşımışlardı. Gelgelelim gösteri dünyasındaki Fransız geleneği öylesine baskındı ki Anna Socenco’nun bu durumu biraz da alaya alan, yarı İngilizce, yarı Fransızca sözlü “Darling Je vous Aime Beaucoup” şarkısı Amerika’da bir kez daha zirveye oturmuştu. Elbette ki talep bu yönde olunca, müzikhollerin çaresiz patronları da dansçı kızlar arasına bir Fransız dilber yerleştirmek zorunda kalmışlardı. Müşteriler “Bak, şu tam ortada dans eden kız Paris’ten gelmiş,” diye birbirlerine gösterebilsinler, oturdukları gazinoya harcadıkları onca paranın hakkını aldıklarını düşünebilsinler diye… Hele bir de bu kızlar, aşkı ve densizliği cömertçe dile getiren Fransızca şarkılardan birini patlattılar mı seyirci iyice kendinden geçerdi. Sözgelimi sanatçı kız “Bu benim jigolom” şarkısını söylediğinde, erkekler utançlarından masanın altına girecek gibi olur, kızarır bozarırlar, ama yine de alabildiğine keyfe gelip pişmiş kelle gibi sırıtarak purolarını yakarlardı. yine bu bayan dansçılar “Bir milyoner arıyorum” şarkısını söylediğinde, erkek tayfası “Acaba bu ben olabilir miyim?” diye, saf saf ellerini ceplerine atarlardı. Fernandel’in eğlenceli, Edith Piaf’ın içli, Lucienne Delyle’in romantik dizeleri amatör şarkıcıların dillerinde vücut bulurlardı.

İşte Şikago müzikhollerine en son düşen Parisli kızlardan biri de Marie Belle’di. O gece onun ılıman dizeleri eflatun bir tül olup Şikago’yu sarmalarken gece mesaisinde hayli mühim işlerle meşgul olanlar da vardı:

J’attendrais,

Le jour et la nuit

J’attendrais toujours,

Ton retour…