Süt Gibi Beyaz Kan Gibi Kırmızı

Gölge Konuşuyor;

Yalın bir dille yazılmış, düz bir kurguya sahip okunması kolay bir roman. Ama felsefesi olan bir kitap. Leo denen henüz on altısındaki yeniyetmenin hikayesini kendi ağzından öğreniyoruz. Emrah Serbes’in tabiriyle bir erken kaybedenenin hikayesi. Ne var ki kayıplar romanda zamanla kazanca dönüşecek. Karakterin niteliğiyle birlikte romanın da niteliği artacak. Bir çocuğun adam olma hikayesi kısaca…süt gibi

Leo başlangıçta acemi, çaylak. Bir ergen olarak savrukluğunu normal karşılamak lazım. Bir çok yaşıtının yaptığı gibi kendini bir şeymiş gibi göstermeye çalışıyor, bir şey olmaya çalışma yerine. Şanslı bir velet yine de Leo. Hayatına giren adamlar, nitelikli filmler ve nitelikli edebiyat ondaki sıçramaya neden oluyor. Niko ve Sylvia gibi iki dosta sahip. Bir de aşkın rolünü unutmamak lazım. Gerçek bir aşık Leo. Beatrice olan aşkını hücrelerine kadar hissediyor. Tüm bunlar Leo’yu beyazdan kırmızıya çevirecek.

Yine de kolay olmuyor. Engeller çıkıyor Leo’nun karşısına. Ne yapsın Leo, kendi tabiriyle hayatı yaşamak için bir kullanım kılavuzu yoktur. Değişim konusunda kendi kendine engel oluyordur Leo. Örneğin kendisinin “hayalperest” olarak adlandırdığı vekil öğretmeni sınıf içinde karizmasını çizdirmeye çalışırken kendisi komik duruma düşer. Oysa ki öğretmenin hayal gücü konusundaki söylevi sınıftaki herkesi etkilemiştir. O, aslında öğretmene karşı değildi. Ezikliğini, beyazlığını böyle kapatabileceğine inanıyordu. Oysa Hayalperest onun için önemli biri olacak zamanla. En sonunda ise Hayalperest’i olduğundan daha yüksekte gördüğünü düşünmeye başlıyor.

Beatrice’ye olan duyguları da karşılık bulamayacak Leo’nun. Onun gerçek bir aşık olduğunu, bir centilmen olduğunu biz de Beatrice de, Beatrice’nin yakalandığı amansız hastalıktan sonra anlıyoruz. Beatrice ihtiyacı olan kanı Leo’dan alır. Bu andan itibaren Leo kendini tam bir kırmızı olarak hissetmeye başladığı andır: Aşk kanını vermektir. Aşk kan kırmızıdır.

Reklamlar