Gün Ortasında Arzu

Gölge Konuşuyor:

Tüm öykülerin kahramanı aynı kişi sanki, ya da her öyküde benden bir parça var. Sondan başlayalım, mesela benim de bazen karşımdaki konuşurken gün ortasındadikkatim dağılır, başka şeyler düşünmeye başlarım… Ben de bazen yan masada konuşanların ne dediklerini jest-mimiklerden, yüzlerdeki duygu ifadelerinden okumaya çalışırım…  Ben de bazen mesela cin seviyorsam karşımdakinin tercihini dikkate alarak ‘haydi rakı içelim’ derim…  Bazen ben de emin olamam, çevremde görünürün dışında benim bilmediğim ilişkileri tahmin etmeye çalışırım kendi kendime; ‘planlanmış’, ‘sevişilmiş’, ‘sevgililer galiba’, ‘benden çok ona yakın’…  ‘Ne doğan güne hükmüm geçer/ Ne halden anlayan bulunur,’ benim de genel geçer ruh halimdir aslında… Boş konuşan, neden kız arkadaşından ayrıldığını anlatmak isteyen arkadaşı da genelde dinlemek istemem, hele gereksiz yere uzatıyorsa… İklimden, mevsimlerden azade ben de hayal ile geçmişi zaman zaman karışıtırır, yaşanmamış geçmişe özlem duyarım… Belki düşüncesizce söylenmiş bir sözü, bir kelimeyi gerekenden fazla kafaya takıp boş yere gecemi ya da günümü mahvetmişliğim oldu benimde…  Benim de neden o an o kadar tutuk davrandım dediğim hedefe bu kadar yaklaşmışken, neden,  diye hayıflandığım, hatırladığım anlarım sürüsüne bereket… Bana hayat filmlerdeki gibi değil diyenlere, ama fallardaki gibi de değil diyemediğim anlar saymakla bitmez… Çok inançlı olmadığım halde o yolun adamı değilim diye düşündüğüm fakat ifade edemediğim anlar…

Bütün bunlar aslında birçoğumuzun yaşadığı insanlık halleri. Fakat nedense romanda, öyküde, filmde es geçilmiş haller. Bu halleri göstermek, işte Behçet Çelik’in farkı burada sanırım…

Kitabın Sayfalarından:

Kuşluk vaktinin karanlığı, bulutlar yere yakın, kara. Yağıp da açacak gibi değil, bugün böyle geçer. Birileri gelip lambaları açacaktı. Açmayın, diyecek olsam karanlığı sevdiğimden dem vuracaklardı. Yüzüme değilse, arkamdan söyleyecekler: kederli, huysuz, karanlık… Asıl bu saatte açık duran lambaların kederli olduğunu, huysuzluğumu ancak onların kaçtıkları, bir an önce kurtulmak istedikleri loşluğun azalttığını  söyleyemeyecektim. Bir yerlerden televizyon sesi geliyordu. “Lambayı açacağınıza susturun bu hayat dolu kadını,” diyemeyeceksem, ne demeye duracaktım yanlarında.

Bir yerlerde otururum sandım. Vardır, elektrik parasından tasarruf etmiş bir kafeterya sahibi. Yoktu. Caddelerde sabahın ilk insan akını durmuş. Birkaç adam geceki yağmurdan kalma su birikintilerinden sekerek geçti telaşla.  Tüpgaz, kamyonunun  cıngılını işittim, göremedim. Boş bir okul servisi aheste beste köşeden döndü. Bir kadın markete girdi, saçları dağınık. Eczanenin kapısında bir kalfa, alnını cama dayamış, iki eli önlüğünün ceplerinde. Az ötede lacivert sırt çantasını karıştıran bir kız, yirmisinde de olabilir, otuzunda da. Ne çıkaraccak diye durup baktım. Çakmakmış. Sigarasını yakarken geçtim yanından. “Ne bakıyorsun?” dercesine dikti gözlerini. Belki de sigaranın dumanıydı kaşlarını çatmasının nedeni.

Adımlarımı açtım. Ne olur ne olmaz, eski bir hayalin gerçekleşeceği tutar. Kızın –bugünlük- bir şey sormamış olması, buna izin verememiş olmam, bir şeyi değiştirmedi. Geceden beri kımıltısını hissettiğim boy vermeye başladı. Bazen küt diye çarpar, bazen böyle.

….

Kendime şaşıyordum, bu kadar yakınken nasıl olup da adım atamıyordum. Onu koruduğum falan yoktu, bunu yanıt bile saymam. Kendimi? Bu daha gülünç. Korkuyor olmalıydım, ama neyden? Harekete geçmenin hazzı olur mu, ertelemenin ya da? O can alıcı gerginliği yeğlemişim diyorum şimdi. O gerginliği bile özlediğime göre. (Kuşluk Vaktinin Karanlığı adlı öyküden)

Tanıtım Bülteni:

Behçet Çelik’in hikâyelerinde, okuduklarımız kadar okumadıklarımız da yer tutar, denebilir ki bu hikâyelerin asıl nirengi noktasını onlar oluşturur; dışarıda bırakılanlar, yazılmayanlar, söylenmeyenler… Dolayısıyla, olan bitene odaklandığımız ilk bakışta değil, esas olarak ikinci bakışta, ikinci okuyuşta çarpacaktır bizi bu hikâyeler. Anlatıcı gibi hikâye kişileri de kendi hikâyelerini abartmaya, süslemeye kalkışmazlar. Sürprizli sonlar gereksiz birer yüktür: Zaten her şeyin olup bittiği, fedaların, vazgeçişlerin, düş kırıklıklarının bile geride kalmaya başladığı andır, bir Behçet Çelik hikâyesinin başladığı nokta. Hikâyenin sonundaki aydınlanma anını kahramanlar değil, biz okurlar yaşarız, artık o öykünün öncesini kurabilmeye başlamış, metin karşısında aydınlanmışızdır çünkü… Bir şifre, çetrefil bir bilmece, sırrına erilecek bir anlam da söz konusu değildir; Raymond Carver, Vüs’at O. Bener ve Barış Bıçakçı’yla akrabalığı olan Çelik’in metinleri, şifreden çok şiire yakındır. Okur tarafından keşfedilmeyi bekleyen yalın bir şiire.

Kaldırımın altında cinayetlerden, katliamlardan, sahipsiz cesetlerden, tuzaklardan, havaya uçan, uçuran, uçurulan hayatlardan oluşmuş, katılaştıkça katılaşmış, yanık kokan bir alaşım akıyor. Dünya kanıyor, çürüyor kaldırımın altında; kimse farkında değil. Kaldırımın üstünde oyunlar oynuyoruz; evlilik oyunları, para kazanma, kaybetme oyunları, tatile çıkma, dinlenme, yorulma, sevişme, hatta dünyayı değiştirme oyunları. En fenası, biz oyunun farkındayız oyunu. Oynamıyorum, havlu attım, deyip bunu pek güzel sahneye koyan, başkalarından, daha havlu atmamışlardan ya da hiç atmayacak olanlardan alkış bekleyenler de az değil. Onları görünce kimselere söylemeden -söyleyecek kimse bırakmadan çevremde- sessizce havlu attım. Fark mı bu