Sahipsizler

Gölge Konuşuyor;

Birinci öykü Sahipsizler;  sahipsiz olmak, gurbette olmak, gurbette sahipsiz olmak üzerine bir öykü… Söz konusu olan sahipsiz bir insan değil, sahipsiz bir ceset olunca insanın içi “cız” ediyor. İnsana “lanet olsun” dedirten bir öykü…sahipsizler

İkinci öykü Bedrana; tecavüz, namus, zina üzerine bir öykü.. ..Öykünün bir iki yerinde insanın “Hayııır!” diye bağırası geliyor…

Üçüncü öykü Hatice 1962’de Nazi kampında esir olmak ile 1962’de Almanya’da işçi olmak arasında bir analoji kurulmuş.  Farklı bir teknik… İçe içe geçmiş öykücükler… Usta işi….

Dördüncü öykü Üç Yoldaş kahvede erkeklik taslayan üç erkeğin, göçmenlik başvuru muayenesi sırasında Alman hemşire karşısında erkekliğe bok sürmeleriyle ilgili gülümseten bir öykü…

Beşinci öykü Obaların Yasası’nda kan davasını bir de Bekir Yıldız’dan okuyun.

Altıncı öykü Bahtiyar Amele; köle-efendi diyalektiğinin beş altı sayfalık çok başarılı bir özeti.

Yedinci Öykü Motorize Köleler deneysel bir öykü. Beceremediği için deneysel değil, gerçekten deneysel…Bir distopyada yaşadığımız bu kadar güzel özetlenemezdi…

Kitabın Sayfalarından;

…Mersedesimin gözleri sönmüş. El freni diyorum kendi kendime. Dönüyorum. İndiğim kapıdan içeri bakıyorum. Fren çekik. Kapıyı örtüp kilitliyorum ardından. Yağmur yağıyor. Elimde sabah kahvaltısını koyduğum çantam var. Tıpkı evrak çantaları gibi. Başımın üzerine koyuyorum onu. Şimdi, ekmek, göğe benden daha yakın. Yürüyorum. Mersedesimden ayrıldığımda, yediye yirmi vardı diye geçiriyorum aklımdan. Bu arada iki dakika harcanmışsa, koca on sekiz dakika var daha. Bir korku düşüyor yüreğime.  On sekiz dakikayı az buluyorum ansızın. Daha önümde yüzlerce metre yol, ve bir yığın iş var. Adımlarımı hem tezleştiriyorum hem de büyütüyorum. Yemekhanenin bir ucundayım şimdi. İçerisi ışıklanmış. Başımı çevirecek zamanım yok ama. Gözüme yan taraftan sokulabilecek şekiller, değip siliniyorlar. Beyaz önlüklü, kadınlar gibi insanlar koşuyor içeride. Büyük kazanlar görmüş gibi oluyorum bir ara. Üç bin emekçiyi doyuran kazanlar bunlar. Yemekhanenin uzunluğunu biliyorum: Seksen metre. Yarısını katettim ama. Yakın köylerden, bisikletle gelenler geçiyor yanımdan. Boyunlarına upuzun naylon gömlekler geçirmişler. Yağmur, bacaklarından sızıyor. Hava hala aydınlanmadı. Fabrikanın dört bir yanına monte edilmiş hoparlörlerden anonslar, göksuyunda yıkanmış gibi, tertemiz duruyor. Saat altıyı kırk dört geçiyor. Yediye on altı var. Daha hızlı  yürüyorum şimdi.  Yemekhaneyi geçtim. Dördüncü halleye  doğru ilerliyorum. Halleler arası otuz metre. Her hallenin genişliği seksen. Çarpmaya, bölmeye zamanım yok. Mersedese alışkın bacaklarım, yeni yeni açılmaya başladı. Kafamın içinde bir yay kurulmuş sanki. Zaman azaldıkça, yayın bacaklarımı itiş gücü artıyor. Daha hızlı yürüyorum şimdi. Üçüncü hallenin başındayım. Seksen metre sonra kendi halleme gelmiş olacağım. Gerisi kolay. Çantamı başımın üzerinden alıyorum. Kollarımla, bacaklarıma yardımcı olmak istiyorum. Başardım da. Şimdi koşmaya en yakın yürüyüşü yapıyorum. . Hallemin başına geldim. Anons veriliyor gene. Yediye on üç var. Seviniyorum. Dün de, aynı zamanda aynı betonun üzerindeydim. Rahatlıyorum.  Bir sigara yakmalıyım. Yürümeye, soyunmaya, giyinmeye, iş yerimin başına gelmeye ve elime tornavidamı almaya on üç dakikam var. İçebilirim bir sigara… (sf. 86-87, Motorize Köleler öyküsünden)