Herkes Kadar

Gölge Konuşuyor:

Çok özel öyküler… Bana özel… Mahrem…  Bu yüzden de insan tavsiye etmekte tereddüt yaşıyor. Sait Faik önemli bir miras bıraktı. Onun açtığı yolda harikalar yaratan öykücülerimizin sayısı arttı son zamanlarda: Bunlardan biri de Behçet Çelik…

Edebiyat detaylarla güzeldir, hayat gibi. Bu 120 sayfalık öykü kitabında çok şeyler buldum çok, Mesela;

Aralarında sorun olduğunu gizleyen çiftler: “Kalkarken, ‘Aile mühim, aile’ dedi.”;

Kararsızlığımız, mütereddit halimiz: “İstersen oturabilirsin”;

Yıllar sonraki buluşmalarda görülen yabancılaşmalar, buna mukabil küçümsemeler, imrenmeler ve kıskançlıklar: “Bayağı buralı olmuşsun”, “Hakikaten büyümüşsün sen.”

Hayatın kıyısında durmak, içine girememek; “Kimse kimsenin farkında değil.” “Huysuz ihtiyarlar gibiydik. Kiminin sakalı, kiminin de elini sevgilisinin omuzuna atışı batıyordu bize.”, “Kavga etmek değil, kavga üzerine konuşmak istiyorduk.”

Aşık olmamızı sağlayan şarkıların, evlenmeyle birlikte neler yaşayabileceğimizi anlatmaması, şarkılara sitem;

Yalnızlık. Buna rağmen ütopik sevgiliye duyulan sadakat;

Kaçak elektrikli günler ve sigorta atınca sarılacak teli bulamamak;

Yıllar içinde değişen yozlaşan kişilikler: “Para çaldım.”, “Paran var mı?”. Sınıf atlamayla birlikte, “Ne haber lan Şişko” yerine, “Hoşgeldiniz Beyefendi” demeler;

Savrulmalar ve kalın duvarlar; “Bilmem, ama çok kapalı birisin… Tabii, o seçimin ama…”, içinden “Bunun neresi benim seçimim, Arzu?” dedi…

Tesadüflere bırakmak, aramamak, dertleşmek, dertleşecek birini bulamama sıkıntısı: “Doktor Suavi’yi aradım”, “Birahaneye sürükledim onu.”

Unutulmaya terk edilmiş dostluklar, arkadaşlıklar. “Beni tanımadın mı Muhittin Ağbi?”

Tepkilerimiz, ünlemlerimiz: “Hah,işte!”

Şehirde, garda, otogarda başıboş dolaşmalar; kara trenler, yemekli vagonlar, “Biraz sıkışsak, çocuklar otursa.” “Tren beni sevgilime götürüyor.”; taşınma halleri , toroslarda tıngır mıngır giden minibüsler, yazlıkta aile muhabbetleri…

Okunmuş kitaplar, okunmamış kitaplar…

Tadımlık:

“Bir bilet lütfen.”

“Nereye?”

Düş kırıklığı denmez bile denmez duyduğuma. Düş falan değil, düpedüz “artistlik”ti, bu kızdan, “Neden?” diye sormasını beklemek. Niye sorsun ki? Çok matah bir görünüşüm mü var? “Edebiyat yapmak” bu olmalı. “Otel” imgesini de romandan aşırmış olmalıyım. İşte, sözcüklerle çıkarsan yola, böyle kalakalırsın ortalık yerde. Birisi, “Nereye?” diye sorar adama. Ne gitmek istediğin yeri bilirsin, ne de kalmak anlamlıdır artık. Kem küm edersin, o saatten sonra otobüs kalkmayacağını düşündüğün bir şehrin adını söyler, çıkarsın işin içinden.

Söylenir durursun, gelirken farkında olmadığın sokaklardan dönerken.

“Konuşmak istiyormuş da, herhangi biriyle… Yok, efendim, o gece otel pek de güzelmiş, vay vay vay! Geç efendi, geç bunları. Bas git evine, yat uyu! Sabah da git işine , geç makinenin başına, yaz babam yaz. İş çıkışı da gözün yiyorsa, konuş onunla. Suçu sözcüklere atmadan. Mesele sözcüklerde değil, sözcüklerin ritminde. Akıp giderse korkma onlardan; baktın, duraklıyor, bil ki bir oyun var işin içinde, o zaman kaç, durma.” (af. 74-75, Otel adlı öyküden)